Gökan AyEl Yapımı Tesbih Ustası
Kehribar, faturan ve antika objelerden sabırla yoğrulan eserler.Günde bir tesbih. Bir ömür sürer.
Zanaatkâr
Usta & Hikâye

Gökan Ay
Atölyesinde
Karadeniz'in köklü geleneğini yaşatan Erbaa'dan bir usta.
Gökan Ay, Türkiye'nin önde gelen el yapımı tesbih ustalarından biridir. Her habbe, onun elinde ham bir malzemeden sanat eserine dönüşür. El işçiliği ile geleneksel kuru torna tekniğini harmanlayan nadir ustalardan biridir.
Kehribar, faturan, katalin, oltu ve antika objelerden nadide ham maddeyi bizzat değerlendirerek yalnızca en kaliteli parçaları tesbihe dönüştürür. Bu özen üretimi yavaşlatır; ama her tesbihi eşsiz kılar.
Günde yalnızca bir adet tesbih yapması bu titizliğin doğal sonucudur. Üretimin tüm aşamalarını canlı YouTube yayınlarıyla takipçileriyle paylaşmaktadır.
Üretim Süreci
“Bir tesbih, sadece habbelerin bir araya gelmesiyle olmaz. Malzemenin ruhu, ustanın sabrı ve habbelerin dengesi; her şey bir araya geldiğinde tesbih konuşmaya başlar.”
Ham Madde
Malzeme & Ham Madde
Kehribardan faturana, antika objelerden nadire ağaçlara — her biri kendi hikayesini taşıyan 12 özgün ham madde
Osmanlı Sıkma Kehribar
Baltık kehribarının ısı ve basınç altında işlenerek kalıplanmasıyla elde edilen bu kadim teknik, Osmanlı saray atölyelerinde yüzyıllardır uygulanmaktadır. Sıkma işlemi sayesinde kehribar tam opak bir bal-sarısı rengine kavuşur; doğal damlalı kehribardan çok daha büyük habbeler üretilebilmesi bu tekniği tesbih yapımında eşsiz kılar. Isıtıldığında serbest bıraktığı reçine kokusu özgünlüğünün en güvenilir göstergesidir.
Damla Kehribar (Baltık)
Kuzey Avrupa ormanlarında 40-50 milyon yıl önce akan reçinenin taşıllaşmış hali olan Baltık kehribarı, tesbih dünyasının en kadim hammaddesidir. Her habbe içinde hapsolmuş böcek, bitki parçası veya hava kabarcığı onu benzersiz kılar. Yoğun sarıdan koyu vişneye uzanan renk skalası her tesbihe ayrı kimlik kazandırır. Hafifliği ve eli ısıtan dokusuyla günlük kullanımda rakipsizdir.
Dominik Kehribar
Karayip adasından çıkan bu kehribar, Baltık türünden çok daha genç olmasına karşın olağanüstü berraklığı ve nadir görülen mavi floresansıyla koleksiyoner dünyasında efsanevi bir konumdadır. UV ışık altında parlayan mavi-yeşil floresans her habbeyi ayrı bir gösteri alanına dönüştürür. Renk skalası soluk limon sarısından yoğun turuncu-kırmızıya kadar uzanır.
Faturan
1900-1940 yılları arasında Orta Doğu ve Osmanlı coğrafyasında üretilen fenolik reçine bileşimidir. Zamanla kendi başına bir antika kategorisi haline gelen Faturan; kırmızı, bordo, koyu yeşil ve kahve tonlarındaki derin renkleri ile elle ısındıkça belirginleşen hafif karbolik aromasıyla tanınır. Orijinal Faturan artık üretilmediğinden elde kalan stoklar giderek kıtlaşmakta; koleksiyoner piyasasında yüksek primli işlem görmektedir.
Katalin (Selüloit)
Selülozdan üretilen ve 20. yüzyılın ilk yarısında yaygınlaşan Katalin, doğal kehribar ile kaplumbağa kabuğunun görsel zenginliğini yansıtmak amacıyla geliştirilmiştir. Sarı, kırmızı, kahve ve turuncu tonlarında yıllar içinde derinleşen bir patina kazanır; eski Katalin parçaları zamanla doğal kehribardan ayırt edilemez bir güzelliğe ulaşır. Antika tesbih koleksiyonculuğunun gözde ham maddelerindendir.
Bakalit
1907 yılında Leo Baekeland tarafından icat edilen dünyanın ilk tam sentetik polimeridir. Karbonun derinliklerini çağrıştıran koyu siyah, derin bordo ve zeytin yeşili tonlarıyla ağır yapısı her habbeye heykelsi bir ağırlık kazandırır. Elde ısındıkça serbest bıraktığı hafif fenol kokusu, uzmanların özgünlük testi için kullandığı doğal bir imzadır. Sertliği sayesinde iyi korunmuş eski parçalar günümüzde hâlâ bulunabilmektedir.
Oltu
Erzurum'un Oltu ilçesine özgü jeolojik bir linyit türü olan Oltu, genç reçinenin özel koşullarda fosilleşmesiyle oluşur; kehribar ailesiyle uzaktan akrabadır. Dört yüz yıllık işleme geleneğine sahip bu siyah ham madde, perdahlandığında derin mat-siyah görünümüyle mistik bir etki yaratır. Hafif yapısı ve iyi işlenebilirliği sayesinde kuru tornada ince oyma ve kakma işlerine son derece uygundur.
Yılan Ağacı
Piratinera guianensis adıyla da bilinen bu Güney Amerika ağacı, kırmızı-kahve zemin üzerine serpilmiş koyu düzensiz lekelerinden dolayı yılan derisi görünümü kazanır. Son derece sert ve yoğun yapısı kuru tornada standart aletleri zorladığından yalnızca deneyimli ustalar tarafından işlenebilir. Perdahlandığında cam gibi parlayan yüzeyi desenin her nüansını gün yüzüne çıkarır. Koleksiyon değeri yüksek, nadide bir ahşap türüdür.
Abanoz
Tropikal ormanların en sert ve en yoğun ağaçlarından biri olan abanoz, kuru tornada işlendiğinde obsidyen gibi parlak bir siyahlık kazanır. Osmanlı saray tesbihlerinin baş ham maddesi olarak tarihe geçmiştir. Son derece dayanıklıdır; yüzyıllık abanoz tesbihler günümüze sağlam ulaşır. Her habbenin ağırlığı ve dengesi, her çekişte tam ve doyurucu bir his verir.
Boynuz
Manda veya öküzden alınan boynuz, ısı ile şekillendirilebilen nadir doğal ham maddelerden biridir. Isıtılıp sıkıştırıldığında istenen biçime giren boynuz, soğuduktan sonra o şekilde kalır. Siyah, koyu kahve ve açık kremden oluşan doğal katmanlı deseni her habbeyi el sanatı eserine dönüştürür. Elde ısındıkça doğal yağlarını serbest bırakır ve zamanla daha güzel bir patina kazanır.
Antika Bilardo Topu
Yirminci yüzyılın ilk yarısına ait antika bilardo topları kuru tornada işlenerek eşsiz tesbih habbelerine dönüştürülmektedir. Her top üretildiği döneme ait fildişi veya erken sentetik malzemenin dokusunu taşır. Her habbe hem bir zanaatkarlık ürünü hem de tarihi bir objenin parçası olduğundan çift katmanlı koleksiyon değeri kazanır. Antika objelerin ikinci bir hayata kavuşturulması, ustanın en özgün çalışma biçimlerinden biridir.
Antika Fildişi
CITES antlaşması öncesine ait eski fildişi objelerden — piyano tuşu, resim çerçevesi, heykelcik, saat kabı — kuru tornada işlenerek elde edilen habbeler, malzemenin kadim mirasını ve ustanın dönüştürme sanatını bir arada barındırır. Kremden koyu sarıya uzanan doğal patina ve ince halka çizgileri her tesbihi müze kalitesinde bir esere dönüştürür. Zigon sehpa ahşabı ve dönem mobilyaları da aynı anlayışla tesbihe kazandırılmaktadır.
Asırları Aşan Gelenek
Tesbih'in Tarihi
Budist manastırlarından Osmanlı sarayına, Anadolu atölyelerinden dijital çağa uzanan kadim bir yolculuk
Kökeni — Asya'nın Derinliklerinden
Tesbih geleneğinin izleri, milattan önce 8. yüzyıla kadar uzanan Hindistan'ın Budist manastırlarına dayanır. Budist rahipler, 108 habbeden oluşan ve "mala" adı verilen habbe dizileriyle dualarını sayarlardı. 108 sayısının özel anlamı vardı: insan ruhunun 108 arzusu, evrenin 108 elementi... Bu sayı, Budist kozmolojisinin temel unsurlarından biriydi. Hinduizm'de de "japa mala" adıyla bilinen benzer habbe dizileri, Brahma, Vishnu ve Shiva'nın isimlerinin tekrarında kullanılıyordu. İpek Yolu üzerinden seyahat eden Budist keşiş ve tüccarlar aracılığıyla bu gelenek önce Orta Asya'ya, oradan Arap yarımadasına taşındı.
İslam Dünyasına Girişi — 8. Yüzyıl
Hz. Muaviye döneminde (661–680) İslam coğrafyasına giren tesbih, başlangıçta bazı alimler tarafından tartışmalı karşılanmış olsa da zamanla köklü bir İslami gelenek haline geldi. "Tesbih" kelimesinin kendisi, Allah'ı tespih etmek (سبح — yüceltmek) fiilinden türemiştir. İlk İslami tesbihler büyük ihtimalle hurma çekirdeği, zeytin çekirdeği veya sıradan doğal malzemelerden yapılmaktaydı. Hz. Fatıma'nın, şehit düşen askerler için hurma çekirdeğinden tesbih yaptığı ve bu tesbihin "Tesbih-i Fatıma" adıyla bilindiği rivayet edilmektedir. Bu rivayetle birlikte tesbih, sadece bir sayma aracından çıkarak manevi bir miras nesnesine dönüştü.
Osmanlı Dönemi — Bir Sanat Dalı Olarak Tesbih
Osmanlı İmparatorluğu'nda tesbih yapımı (tesbihçilik), 15. yüzyıldan itibaren resmi bir zanaat dalı ve lonca sistemi içinde tanınan bir meslek haline geldi. "Tesbihçiyan" loncası İstanbul'da kuruldu; usta, kalfa ve çırak hiyerarşisiyle nesiller boyu bilgi aktarımı sağlandı. Topkapı Sarayı arşivlerinde çeşitli padişahlara ait tesbih envanterleri yer almaktadır. Kanuni Sultan Süleyman'ın özel koleksiyonunda 300'ü aşkın tesbih bulunduğu bilinmektedir. Kapalıçarşı'nın "Tesbihçiler Çarşısı" bölümü, sadece tesbih satan ve üreten ustalarla doluydu. Her usta kendi imzasını, boncuğun şekline, iplik çeşidine veya püskül stiline yansıtırdı. Amber (kehribar), mercan ve sedeften yapılan tesbihler, saray ve elit çevrede statü sembolü olarak taşınırdı.
Sayıların Mistik Anlamı
Tesbih habbelerinin sayısı tesadüfî değildir. En yaygın olan 33'lü tesbih, günde 5 vakit namazın ardından okunacak "Sübhanallah" (33 kez), "Elhamdülillah" (33 kez) ve "Allahu Ekber" (33 kez) zikirlerine karşılık gelir; böylece 99'a ulaşılır. 99 taneli tesbih ise Allah'ın Esmaü'l Hüsnası'na, yani 99 güzel ismine tekabül eder — her habbe o isimlerin birini temsil eder. 1000 taneli "imame tesbih" ise uzun halka saatleri boyunca zikir çeken dervişlerin ve şeyhlerin kullandığı özel tesbihlerdir; bazı örnekleri metreler uzunluğuna ulaşır. Özel koleksiyonerlerin sahip olduğu 3000, 5000 hatta 9999 taneli dev tesbihler de vardır; bunlar artık pratik bir dini araçtan çok sanat eseri ve müze objesi niteliği taşır. Tek sayıların (33, 99, 101) manevi bir "tamamlık" simgesi olduğuna inanılır.
Zikir Geleneği ve Tasavvuf
Tesbih ile en derin bağı kuran gelenek, hiç şüphesiz Tasavvuf'tur. Tarikatların (Mevlevî, Nakşibendî, Kadirî, Rufaî vd.) her biri, zikir törenlerinde tesbihi farklı biçimlerde kullanmıştır. Bazı tarikatlar, özel malzemelerden (gül ağacı, sandalya ağacı, mürekkep meşesi kabuğu) yapılmış ve üstaddan müride hediye edilen "pir tespih"ini kutsal emanet olarak saklardı. Zikir sırasında parmakların habbe üzerindeki hareketi, zihni dünyevi düşüncelerden arındıran bir fiziksel çapa işlevi görür. "El bişle, dil Allahla" öğretisi, tesbihi hem bedensel hem ruhsal bir pratik olarak konumlandırır. Bugün bazı nörolojik araştırmalar da tekrarlayan dokunsal hareketlerin kortizolyü azaltabileceğini, yani "modern zikrin" fizyolojik bir temeli olduğunu ortaya koymaktadır.
Malzeme Tarihi — Ham Maddeden Sanata
Erken dönem tesbihler çoğunlukla bölgeye özgü ham maddelerden yapılırdı: Hicaz'da hurma çekirdeği ve siyah çakıl, Anadolu'da zeytin ağacı ve Oltu, Kuzey Afrika'da deve kemiği ve fil dişi, Körfez'de incili sedef... 17. yüzyıldan itibaren ticaret yollarının genişlemesiyle egzotik malzemeler İstanbul pazarlarına ulaşmaya başladı: Baltık kehribarı, Dominik kökenli amber, Afrika'dan abanoz, Kızıl Deniz'den mercan, Hindistan'dan sandalya ağacı. Her malzemenin kendine özgü bir dili, sesi ve kokusu vardı; ustaların görevi sadece şekil vermek değil, malzemenin ruhunu dışarıya çıkarmaktı. Bugün Gökan Ay gibi ustalar, aynı kadim seçicilikle ham maddelerini bizzat araştırıp seçmektedir.
Anadolu'nun Tesbih Coğrafyası
Türkiye, dünyada en zengin tesbih geleneğine sahip ülkelerden biridir. Her bölge kendi malzemesini, ağacını ve işçilik üslubunu geliştirmiştir: Erzurum, 19. yüzyıldan beri Oltu'nun başkenti sayılır — siyah, hafif ve kolay işlenen bu malzeme bugün hâlâ köklü aileler tarafından işlenmektedir. Kayseri ve Balıkesir kökenli ustalar özellikle kehribar işçiliğiyle tanınır. Bursa'da gül ağacı ve sedef geleneği yaşatılmaktadır. Ege kıyılarında zeytinağacı tesbihleri, hem estetik hem aromatik özellikleriyle öne çıkar. Karadeniz bölgesi ise geç fark edilen ama derin bir zanaatkârlık geleneğine sahiptir. Erbaalı usta Gökan Ay bu geleneği yaşatırken malzeme sınırlarını aşarak nadide malzemeleri bir araya getirmekte ve modern bir koleksiyoner kitlesine ulaşmaktadır.
Modern Rönesans — Zanaat Neden Geri Döndü?
20. yüzyılın ortasında sanayi üretiminin yükselişiyle tesbih yapımındaki el zanaatı neredeyse yok olmak üzereydi. Plastik ve plastik enjeksiyonla üretilen "seri tesbihler" pazara hâkim oldu. Ancak 2000'li yıllardan itibaren, özellikle sosyal medya ve YouTube gibi platformların yarattığı "zanaat estetiği" ilgisiyle birlikte el yapımı tesbihe talep patlama yaşadı. İnsanlar artık yalnızca bir din nesnesi değil; bir hikâye, bir el izi, bir ömür boyu kullanılabilecek bir nesne arıyor. Gökan Ay gibi ustalar bu talebi karşılarken geleceğe aktarıyor: Canlı yayınlarda üretimini şeffaf biçimde paylaşıyor, her adımı görünür kılıyor. Zanaat artık yalnızca atölyede değil; milyonlarca izleyicinin gözünde yaşıyor.